Lapa Lapa Bilişim

 

uu(Yoğun karlı günlerde yazmıştım bu yazıyı. O sıra yayınlamayınca kenarda bir yerde kalmıştı. Notlarım tekrar karşıma çıkınca, hazır yurdun bir kısmı Mart karını yaşarken yayınlamalı artık dedim:) )

Şu günlerde kar yağışı yurdun dört bir yanında devam ediyor. Pencereden kar yağışını takip edip, heyecanla okul tatil haberini beklediğimiz zamanlar çok geride kalsa da, ne kadar büyürsek büyüyelim kar ne yapıp edip içimizdeki çocuğa, dip köşe sakladığımız duygusallığa, varlığını pek de fark etmediğimiz hassas bir yanımıza dokunuyor mutlaka.

Kar beyaz manzaralar bu konuda o kadar başarılı ki, kodların içine gömülen, hayatı en kolay 1 ve 0’lar ile anlatabilecek, parlak ekranların ışığında mutlu olan bilişim insanlarını bile sanal dünyalarından iç dünyalarına döndürüyor. Baharda açan çiçeklerin, yeşeren dalların vs. yapamadığını dondurucu soğukla birlikte gelen o minik kristaller yapıyor. Bu kanıya nasıl mı vardım?

Sosyal medya hesaplarımdaki arkadaş listelerimin yarıdan fazlası IT sektöründen Normal günlerde teknik paylaşımların like, retweet vs. yarışına girdiği timeline’a dışarıda kar yağışı varken bakıyorum da, herkes sanatçı yanını konuşturup en güzel kar fotoğraflarını paylaşıyor. Bir fotoğraf da yok ki altında bir şairden bir dize veya bir kitaptan alıntı olmasın. Çok da güzel oluyor. Bu işi de biliyor bu insanlar. Bakmayın öyle halden anlamaz, soğuk göründüklerine. Gri hücreleri makineleri programlama dilleriyle entegre etmek için düz mantığa alışmış olsa da, aslında hepsi duygusal çocuklar. Hatta bazıları var ki, edebi yeteneklerini bu soğuk havalarda saklayamaz oluyor. Kodların comment satırına sığmayan, son kullanıcıya verilen uyarı mesajında gösterilemeyen bir duygu yoğunluğu yağan kar herşeyin üstünü örterken yüzünü gösteriyor.

Demem o ki; ey kar… lapa lapa yağ… zaten büyüdük biz.. tatil de yok bize bundan böyle.. sadece lapa lapa içimizi ısıt ki, bu IT insanlarının ayrı bir dünyaları daha olduğu bilinsin:)

Ne eksik ne fazla !

denge“Tamamlanmış en iyi çalışma, bir parçası çıkarıldığı ya da bir parça eklendiği zaman bütünlüğü, akıcılığı ve etkisi bozulan çalışmadır.” (Lisansüstü tez ve proje yazım kılavuzundan)

Gecenin bir vakti, proje yetiştirme derdinde dokümanlar arasında boğulmuşken son derece sistematik hazırlanmış bir tez yazım kılavuzundaki bu cümle düşündürdü beni. Muhtemelen bu cümleyi dokümana ekleyen, öğrenciler daha fazla puan almak adına çok şey yazıp olayı abartmasınlar diye düşünmüştür.  Ancak bana hayat felsefesi olacak bir “denge”yi hatırlattı. (Evet beynimin yapmam gereken projeden kaçış mekanizması da olabilir bu düşüncelere dalmalar). Denge demişken… Aşırıya kaçmadan, ne eksik ne fazla. Bir parçayı eksiltseniz, bütünün bozulduğu bir düş… Bir fırça darbesi daha vursanız aşırıya kaçacak bir renk cümbüşü. Hayatımızda da bu denge noktasını yakaladığımız anlarda huzura eriyoruz sanırım. Odak noktamızı ne eksik ne fazla olması gereken tarafa yoğunlaştırmak asıl mesele.

Dünya ve mavera arasındaki denge… dün ve yarın arasındaki denge… geçmişte takılıp kalmanın verdiği buruk tad veya yarına erken yolculuğun ağırlığı yerine bugün’e dünden ve yarından lazım olan kadarını sığdırmak, eksik bırakmadan, fazlalık etmeden.

Zor mu gerçekten?

Tamamlanmış bir çalışmamız olarak “bir ömür” sunma zamanı geldiğinde, ne çıkarmaya ne de eklemeye ihtiyaç duymadığımız bir bütünlük yakalayabilecek miyiz? “Tamamladığım en iyi çalışma; hayatımdır! Ne eksik ne fazla” diyebilecek miyim? (Dengeyi yakalamak adına, denge bozucu bir soru)

Şehirler de çocuk olur mu?

Şehre bir küskünlük çökmüş. Gözleri sisli. Bakışlarını kaçırdığından mıdır bu soğuk bilmem. Üşüyorum. Oysa ki daha dün bir on beş yaş düşümde avucumda saklamıştım gün batımından kalan ışıkları, ısıtsın diye geceleri çıkmaz sokaklarını. Birkaç da sokak lambası vardı tavan arasında en sevdiğim köşe başları için biriktirdiğim. Peki ya bugün bu sessizlik neden?

Ne zaman gitmek istesem uzaklara, eteğime takılırdı şehrin çakıl taşları. Ceplerime sıkıştırdığım erguvanlar dökülüverirdi her adımımda. Bugün gitsem, dur diyecek takati yok şehrin. Ben şehrin içinde bir küçük yolcu, dokunmalıyım karanlığına ürkütmeden şehrin kırgınlığını. Dokunabilirsem, bir yol bulabilirim içimdeki şehirlere çıkan. O zaman dili çözülür belki eski zamanlardan kalma bir alışkanlıkla. Yine yıldız tozlarında yüzdürürüz gemilerimizi, anlatırken yarısında uyandığım rüyaları. Yine ay ışığından fal bakarız. Uyuyan çocukların kirpiklerinin ucuna konar fısıltılarımız usulca. En çok da gece güzelleşir şehir. Eğer inandırabilirsem şehri, yolların da hatırlayabildiğine, eğer inandırabilirse şehir beni, çocuk düşlerimin durduğuna hala bulutların üstünde, bir güzel gece daha olur. Ellerim sıcacık olur.

İstanbul’u Seyreylemek

Güzeldir İstanbul’u seyretmek, hele ki yükseklerden. Manzaranın güzelliği ayrı ama aşağıdaki karmaşa da olsa yukarılara çıktığında hoş bir yanı olur o karışıklığın kendi içinde. İstanbul’da olmak küçük zamanlar bulmaktır ailenle,sevdiklerinle geçirebileceğin. Sakin bir manzarayı bulup seyrine dalmak gibisi yoktur. E bu manzara deniz olmadan olmaz. Bir de hafif bir esinti varsa yanı başında, dinlersin İstanbul’u kendi iç sesinde.

Ama… günün hızlı temposunda ne kadar şans bulabiliyoruz bu anlık mucizelere. Pek çok değil sanki. Az biraz belki. Geçen hafta yine yoğun bir iş gününde, yemek arasında bulunduğum binanın 18. katında gördüm yandaki fotoğraftaki arkadaşı. Yemek masasında konuşulan iş güç muhabbeti bir yana o martı kardeşin o yüksek binanın penceresinin kenarından İstanbul kanatlarımın altında tadında sakince duruşu, aşağıda gözüken trafiğin yoğunluğu, yüksek binaların arasında farkedilen bir küçük martı… ilk paragrafta yazabildiklerimi düşürdü aklıma…

İyi ki varsınız martılar… İstanbul ve deniz siz hatırlattıkça güzel…

 

500 gram mutluluk

Şöyle bir bakın etrafınıza.

Evden çıktığınızda karşılaştığınız komşunuza, sabah işe geldiğinizde selamlaştığınız dostunuza, ayağınıza takılan yol üstündeki küçük taşlara, önünden geçtiğiniz duvarlara karalanan yazılara…  Küçük şeyler ve kocaman mutluluklar varsa etrafınızda bilin ki güzel ve size özel bir gün bugün. 

Bugün iş yerinde güzeller güzeli arkadaşımın insanın o içini ısıtan gülen yüzünü görünce mutlu oldum. Hani sen farkında olmadan seni bir anda mutlu eden, kendi enerjisinden bir parça da sana sunan insanlar vardır ya. Her daim güzel olan dostlar. Onlardan biri işte. Verdiği beş yüz gramı mutlu olmak için kendine sebep olarak seçmişti. Kurtulduğu ağırlıkların yerini mutlulukla doldurmayı bilmişti. İşin en güzel yanı, kendini ve sizi cömertçe huzurlu kılan, bir parça güzellikten harikalar yaratan bu insanların yanı başınızda olması. İşte bazen hedef kilonuza sizi yaklaştıran beş yüz gram, bazen alınan küçük bir iltifat, bazen uzun zamandır aradığın bir şeyin bir anda karşına çıkması, bazen hiç aklında yokken eski bir dostun araması, çocuğunun yemeğini itiraz etmeden bitirmesi, çektiğin bir fotoğrafın tam da istediğin gibi çıkması… Yanınızda size bunları farkettiren güzel dostlarınız varsa eğer, her güne bir gram fazla mutlu başlama lüksünüz olabilir. 

Düşündüm de mutlu olmak için ne çok sebebimiz var deriz, ama düşününce… Çok da fazla düşünmeden, hatta farketmeden, öyle içinden gelerek mutlu olan ve mutlu edenlere sevgiyle…

 

Bir dosta ithafen…

Bahar gelmiş!

Bir varmış bir yokmuş…

Evlerin önünde, arkasında, sağında, solunda bahçeler varmış. Çocukların tırmandığı ağaçlar varmış. Çok değil bundan bir çocukluk öncesi kadar zaman önce.

Evimizin önünde bir bahçe vardı. Bir de oyun alanımız olan arkadaki bir bahçe daha. Çakıl taşları ve deniz minareleri toplayıp, taş sektirdiğim sahil de benim şansımdı.

Bahar geldiğinde çiçek açan erik ağaçlarıydı en güzeli. Hani şu bahsedilen yaşama sevinci klasiği vardır ya, işte o ilk çiçek açan ağacın bir cilvesiydi. Hava daha tatlı bir serinlikteyken tomurcukları görmek umuttu. Çiçek açan ağaçları görmek mutlu ederdi.  Mutlu olmak güzel şey. Hatta o ilk tomurcuklar göründüğünde söylenen neydi biliyor musunuz? “Ağaçlar bahar açmış.” Açan her çiçek baharın kendisiydi.

İşte var olan, geçen bir zamanda bahar böyle gelirdi. Baharın habercisi erik ağaçlarını görürdük gözümüzü açtığımızda. Şimdilerde ise Google diyor ki “Bahar gelmiş”. Google’ın bahar logosunu görünce içimiz açılıyor. Ne güzel bir tasarım renkli renkli, ne kadar sevimli.

Peki ya gerçek tasarım harikaları? Görebiliyor muyuz?

2 yıl, 3 ay…

Bugün son gün. Son bir veda maili ile 2 yılı aşkın bir süreyi geride bırakıp, şöyle bir nefes tazeleyip yola devam etme zamanı. Belki bir özel sektör klasiğidir iş yeri değişikliği ama yine de garip bir tılsımı, tuhaf bir psikolojisi var bu işin.

İşinize değer verdiğinizde daha iyisini yapmak, kalıplaşmış beklentilerin bir adım ötesine geçmek için yeni fırsatları yakalamak gerekiyor daha iyi olacağına olan inançla birlikte, takdiri En Büyüğe bırakarak…

Böyle zamanlar insanın gerçek anlamda durup geriye dönüp bakmasını sağlıyor. Daha önceleri sadece göz ucuyla, omuz üstünden bakılan geçmişi avuçlarının içine alıp muhakemesini yapabiliyorsun. Adı ‘iş hayatı’ olsa da hayatın kendisi aslında yaşananlar. Her gün bir öncekinden daha çok ve daha iyi işler yaptık belki, çok şey öğrendik… bir proje bitip diğeri başlarken kimi zaman başarının hazzını, kimi zaman birşeylerin eksikliğini,aksiliklerin stresini yaşadık… zamana tahmin ettiğimizden çok şey sığıyormuş bunu fark ettim tekrar.

Yaşananlardan asıl hatırda kalanlar ise iş’ten çok iş yaptıklarımız. İşi dostluğa dönüştüren özel insanlar. Ben bu konuda şanslıydım. Yaptığım işi çok sevdim ve bir dost vesilesiyle tanıştığım bu kurumda özleyeceğim dostlukların içinde buldum kendimi.

Bir dost demişken… Üniversite yıllarından bu yana bana katlanan özel insan, can dostum Meryem… Bilkent’in o kendine has atmosferini birlikte yaşarken, o yılların getirdiği heyecan, enerji ve özgürlük ruhunun hakkını verirken, inandığı değerleri temsil etmenin,farklı olmanın, farkı yaşatmanın gerektirdiği gücü birbirimizden aldık her zaman. İhtiyacım olan her an yanımdaydı Meryem. Hani “iyi ki varsın” dersiniz ya kimi insanlara, işte en kocamanından “iyi ki” dedirten bir dost bu güzel insan… Biz aynı şehirde olmayı bile hayal edemezken, aynı iş yeri ve hatta aynı birimde çalışıyor bulduk kendimizi:) Bu iş yerine ilk başladığımda koridorlarda yön duygumu kaybederken bana rehberlik etmekten başlayarak, çoğu zaman akıl danışarak, sıkıntıları paylaşıp kafasını şişirerek, ondan çok şey öğrenerek burada zamanı doldurduk. Dedim ya bugün son gün…

Yeni başlangıçlar için sonlar olmalı. Yeni bir güne başlamak için dün bitmeli. Oğlumun bir zamanlar dediği gibi yatcaz kalkcaz güneş de uyanacaaakk;) (Şimdilerde güneşin bizim yanımızda değilken Amerika’da olduğunu düşünüyor. Uyumak istemediğinde Amerika’ya gitmeyi düşünüyoruz. Neyse:))

Bu arada yine test etmeye devam ediyor olacağım. Yeni bir başlangıcın heyecanı ve motivasyonuyla birlikte bu noktada paylaşımlara devam edeceğim. (Sadece bayram sonrasına kadar izinliyim)

Şöyle bir düşününce… Aslında bir yandan da hayatı/kendimizi test etmeye devam ediyoruz, yaptığımız hataları fixed ederek keşfetmeye devam ediyoruz. Ne kadar çok hatayı çözer ve çözdürürsek gerçek dünyaya geçiş bizim için o kadar başarılı olacak. Tüm hatalarımızı bu dünya ortamında bırakıp, gerçek dünyaya hatasız bir sürümle çıkabilmek dileğiyle… Hayırlı Ramazanlar…